kapitalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kapitalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Kasım 2008 Cumartesi

Başıbüyük'te Kadınlar


Başıbüyük için önerilen yeni yerleşim projesinde şimdiki sakinlerine yer yok görünüyor. Son seçimlerde AK?Parti’ye yüzde 72 oy çıkaran mahalleli, en çok da partilerinden darbe yemelerine bozuluyor.

İstanbul, Maltepe’nin çamlarla, kavaklarla kaplı tepesinde Başıbüyük Mahallesi’ndeyiz. Kavakların polen salma mevsimi yüzünden yürürken suratınıza havada uçuşan pamukçuklar çarpıyor; ‘aşağıya’ göre havanın daha billur olduğunu burnunuz ciğerlere anında haber veriyor. Uzakta Marmara Denizi yayılmış, araya sık binalı bir şehir silüeti de alarak.
İlk girişte göze çarpan, kimi daha harap halde olsa da, iki-üç katlı, bahçeleri gül tomurcuklu mütevazı evlerden dağlık bir Ege köyü havası yayılıyor. Ama iki ucunda panzer bekleyen Trafo Caddesi, yüzlerce insanın toplandığı meydan ve az ileride ‘İşgalde 79. gün’ yazan tabela, bu pastoral bahar manzarasının ardında çok başka şeyler olduğunu anlatıyor. Köy olarak kurulduğu 1978’den beri serpilmiş bir gecekondu mahallesi olan Başıbüyük, İstanbul’daki kentsel dönüşüm harekâtının cephelerinden biri. Bu mahallede tam 79 gündür 24 saat polis bekliyor. Siz bu satırları okurken 83. gün dolacak.

‘Ne şahane yermiş burası’
Olanı biteni şöyle özetleyelim... 80’lerde benzeri gecekondu mahallelerinden farklı olarak, çok farklı şehirlerden göçenlerin sığındığı bir yer olmuş bu tepe. Samsun’dan da, Sinop’tan da, Diyarbakır’dan da... Az sayıda olsa da Alevi aileler de yaşıyor.
1984-85’te Özal hükümeti zamanında tapu tahsis belgeleri dağıtılmaya başlanmış. Bildiğimiz bir hikâye olarak da her seçim dönemi öncesi altyapı meseleleri bir bir çözülmüş Başıbüyük’ün. Elektrik, su derken, 2005’e gelindiğinde doğalgazı bulunan, İETT’nin sık seferleriyle ulaşım derdi çözülmüş bir yer olmuş. Zaten Başıbüyük’ün iştah kabartması da bu sürece rastlıyor. 1997’de dönemin ANAP’lı Belediye Başkanı Bahtiyar Uyanık, Hazine’ye dava açarak ‘Senin arazine çöreklenen işgalcilerin zararı bana, en iyisi bu toprakların tapusunu bana ver, hak sahiplerine ben dağıtayım’a getiriyor. İki yıl içinde işlem tamam.
2004’te ise Maltepe Belediyesi elini açık ederek, Toplu Konut İdaresi (TOKİ) ve Büyükşehir Belediyesi’yle birlikte ortak bir proje üretiyor. Hatta Kemal Unakıtan ve Abdüllatif Şener bizzat Başıbüyük’e gelip ‘Ne şahane yermiş burası’ diyerek dönüyorlar. 940 dönüme yayılan bu ‘şahane’ yerin neredeyse yarısı bu proje dahilinde olduğundan, eskiden çocuk parkının bulunduğu alan, sakinlerinin dediklerine bakılırsa bir miktar çam ağacını da devirerek şantiyeye dönmüş durumda. Şu anda kimseye ‘Çıkın’ denmiyor ama belediyenin Ümraniye’ye, Sultanbeyli’ye doğru dönümlerce uzanmış çamlık araziyi kapsayan eğlence ve kültür merkezi projesini de ekleyince, Başıbüyük tepelerinin villalar, konut alanlarıyla bezeli uzun vade manzarasını tahmin etmek hiç zor değil.
Bu arada Başıbüyük’teki ev sahiplerine belediye tarafından büyük bir de jest yapılıyor: ‘85 metrekare evleri 52 bin YTL’ye buyurun’ diyorlar. 112 metrekarelikler 69 bin YTL. Lakin bu teklifi götürdükleri insanların oturdukları evler kaçak sayıldığından enkaz bedeli olarak sadece 20 bin YTL ediyor. Zaman içinde kapattıkları dört duvarı iki katlı bir ev haline dönüştürmüş olabilirler ama hepsi dar gelirli bu aileler için aradaki 49 bin YTL asla ödenemeyecek bir miktar. Bu da ‘Çıkın, gidin’ demek.

‘Bıraktık bütün dizileri’
Başıbüyük’te yaşayan 6 bin 500 aileden hiçbiri ne bu teklifi değerlendirmek istiyor, ne de kimisinin 30 yıldır oturduğu evlerini terk etmek. Bu anlamda benzer kaderi yaşayan Karanfilköy, Ayazma, Armutlu, Gülensu mahalleri gibi hem sokaklarda hem hukuki düzeyde direniyorlar.
Yine de Başıbüyük’ü diğerlerinden ayıran noktalar var: Birincisi son yerel seçimlerde yüzde 72’yle neredeyse şu anda illallah ettikleri AK Parti’li belediye başkanını seçtiren, gayet muhafazakâr bir yer olması. İkincisi de kocaları işte olan, hepsi namazında niyazında, torun torba sahibi teyzelerin baş direnişçiler olmalı. Ortalıkta genç de az görüyorsunuz; polisin çocukları daha acımasız dövdüğünü, buna görmeye katlanamadıklarını anlatıyor ablalar, teyzeler... Polislerden bir-ikisinin ‘Sizin erkekler pek pısırık galiba’ laf atmalarına da hem kızıyor hem de ucundan gururlanıyor gibiler.
Bütün bunların toplamında ise coplanmaya, icabında biber gazı yemeye onların katlanması gerekiyor. Bazıları zamanında AK Parti kadın kollarında aktif olarak çalışan kadınların birçoğunun daha önce hayatlarında polisle işi olmamış; bırakın slogan atmayı, hayatlarındaki en politik eylem, eşlerinin verdiği partiye oylarını atmak...
Üç ay önce iki caddenin kesiştiği meydanımsı boşluğa mavi naylonlardan bir direniş çadırı kurmuşlar. Evlerden dört tane çekyat konmuş içeri. Köşede, sık sık tazelendiği belli olan ateş yakılıyor geceleri. Bu kadın grubunun gayriresmi liderliğini yapan 25 yaşındaki Sahure Demirkıran, iki çocuklu bir ev hanımı. “Bu işler başladığından beri hayatım sonsuz değişti” diyor; düdük çaldıkları eylemlerini, bu çadırın altında gülüşerek buldukları sloganları anlatıyor.
Sadece onun değil, bütün kadınların hayatı değişmiş. En cengâver neferlerden olan Fatma Teyze, evlerinde yemek yiyemediklerini, temizlik yapmayı canlarının çekmediğini anlatıyor. Zaten gece 2’ye kadar çadırın altında toplu haldeler. Televizyon çıkarsalar bile çadıra, kimsenin dizi falan izlemeye hali kalmamış. “Bıraktık bütün dizileri” diyorlar.

‘Allah müstahakınızı versin’
Maltepe Belediyesi’nin halkın gönlünü alma operasyonuyla yönetmelikte yaptıkları küçük değişikliklerden kimse memnun değil; geçtiğimiz salı günü yapılan basın açıklaması da bu itiraz üzerine... Normalde basın ilgisi bu kadar fazla olmuyormuş. DHA ve yerel gazetelerin dışında NTV de orada. Meydandaki kadın yoğunluğu, basın açıklaması okunurken kendini, lafı gediğine koydun nidası ‘Ooohhh!’ olarak kendini gösteriyor. Zaten ‘TOKİ’ye bura mezar olacak’ gibi az oynanmış bildik slogan kalıplarının dışında, sonra yapılan yürüyüşte daha çok (ballandıra ballandıra söylendiğini düşünün) ‘Allah müstahakınızı versin’, ‘Allah belalarını verecek’ler alıyor. En içten atılan sloganlar bunlar.
Yürüyüş sırasında şantiyenin etrafını çeviren demir perdeyi yumruklamak ya da aradaki deliklerden aşağı, doldurulmuş temele bakmak istediklerinde kadın polisler devreye giriyor. Koca memelerini sallaya sallaya ‘Aman yedik şantiyenizi. Bakmayalım da nazarımız değmesin’ diye bağırışıyorlar. Hayatlarının en politik hareketi; iki sene önce böyle polise diklenmeyi rüyalarında bile görmez, akıllarına gelse ‘tövbe’ der savuştururlardı.
Bu kez biber gazsız geçen yürüyüş eylemi sonrası karargâhları olan çadıra oturuyoruz. Aynı anda tiz perdeden meramlarını anlatmaya başlıyorlar. Eşi 12 yıl önce ölen dört çocuklu Canan Öztürk evlere temizliğe gidiyor ya da tuvaletçilik yapıyor. Yeni eylemci hayatı yüzünden onlara artık gidemediğini söylüyor. Çalıştığında günlüğü 15 YTL. Kendi deyişiyle ‘okur yazarı da yok’. “Hepimiz erkek olduk artık, burada kadın diye bir şey yok” diye yekten özetliyor hallerini. En bozulduğu şey de projelendirme sırasında evine çıkanların ‘Oh buranın manzarası da ne güzelmiş. Sen burada yap mangalını dur’ demeleri. Evini borç harç seneler içinde oturulur hale getirmiş olabilir ama Öztürk, “Mangalı hangi parayla yapacağım, bunu düşünen yok” diyor.

Bedava otobüsün ceremesi
Başta biraz utanıyor, benim Nuh nebiden kalma teybimi bir şey sanıyorlar, ama sonra susturmak ayrı mesai. 20 yaşında Sivas, Suşehri’nden gelin gelen 33 yıllık Başıbüyük sakini Bahriye Teyze’nin beş yaşındaki torunu da yanında. “Biz burada dikenli yolları gül eyledik, yoktan var eyledik” derken bir yandan heyecandan gevşeyen başörtüsünü sıkıştırıyor: “TOKİ’yle o Fikri Köse (Maltepe Belediye Başkanı), kedi fareyle oynar gibi bizimle oynuyor. Belediyenin gazetesine yazmış yine ‘Oyunuzu bana verin’ diye. AK Parti’ye üyeyim ben. Suşehri’ndeydim oy zamanı, AK Parti’nin arabasıyla bedava geldim oy kullanabileyim diye. Bu mu bize reva görülen! Biz Müslüman diyerek bu partiye oyumuzu vermişiz, evlerimizi yıksın diye değil.”
Tiradın bu noktasında arkadan başka bir ses yükseliyor: “İşte o bedava bindiğin otobüse karşılık evini alıyorlar şimdi.” Bahriye Teyze bozulsa da sükûnetini yitirmiyor: “Bundan sonra AK Parti’ye oy moy yok. Yoktan geldim ben kızım. 53 yaşından sonra nerede taban tutabilirim. Benim yaşadığım etnik köken bu. Köyde yerimiz olsaydı, barınabilseydik, baştan gelmezdik zaten.”
Bütün kadınlar aynı cümleden yola çıkıyor; madem yıkacaklardı, neden izin verdiler? Dört duvarlı gecekondularına yaptıkları her şey için belediyeden bir tür izin aldıklarını söylüyorlar. Dediklerine göre elbette ki belgesi olmayan bir izin bu. Örneğin bir kat çıkmanın karşılığı birinin masasına, eline falan da değil, bir çekmeceye bırakılan 1 milyara fikslenmiş gibi. Eşi boya imalatçısı olandan belediyede boya badana işlerini halletmesi gibi özel rayiç belirlemeleri yapıldığını söyleyen de var kat çıkma karşılığında.
Şu anda Başıbüyük’te dört katlı apartman da görebiliyorsunuz. Bu nasıl olabildi? Öncelikle olabildiği için oldu. Üzerine, her seçim öncesi mahalle yeni bir hizmetle tanışıp da meşruiyetinden şüphe duymadığı için oldu. 2008’e gelindiğinde, birden bütün ‘kanunsuzluğun’ içinde kanun aramanın neticesi de bir çatışmaydı tabii ki.
Başıbüyüklü kadınların en büyük şikâyeti polise olan güvenlerini yitirmeleri. Şimdiye kadar karakola gitmemiş teyzeler, polislerin gözünde düşman gibi görünmekten rahatsızlar. Mahalledeki bütün küçük çocuklar polisten korkuyor. Hem fiziki varlıklarından, hem de bir eylem günü insanların kaçtığı sanılan bir evin içine (evet içine) biber gazı atılmasından. Meğer evde tek başına bir çocuk varmış, çok ağlamış.
Az biraz serpilen çocuklar ise öfkelenmeyi erken öğrenmiş. Nurten Aşık daha beşinci sınıfa giden oğlunun ‘bizim davamız’ diye bahsetmesinden rahatsızlığını ifade ediyor: “Bu yaşta çocuk dava diye bir laf der mi? Sağ-sol çatışması mı bu!”
Filmlere, romanlara yaraşır dramatik buluşmalar anlatıyorlar. Halime Hanım polis olan kardeşiyle bir eylemde karşılaşmış. Müesser Hanım’ın da kızı polis, “Ne yalan söyleyeyim, ona bile bakışım değişti” diyor. Ama bunu demeye de içi elvermiyor, hemen ekliyor: “Biz Gazi Mahallesi gibi olmak istemiyoruz. İstemiyoruz ne o polislerin, ne aşağıda çalışan işçilerin canı yansın. Yoksa biz de hiç az değiliz...”

Başıbüyük Adalet Timi?
Duvarları bol yazılı bir mahalle Başıbüyük. ‘Diretme tapuyu ver’ gibi fonksiyonel yazılamaların arasına, ‘Kız dediğin İstanbul gibi olmalı, fethi zor fatihi tek’ gibi aforizmalar da girmiş. Sıkça göze çarpan ‘Crazy Gençler’in sırrına vâkıf olamadık, ama sık karşılaştığımız BAT kısaltmasını çözüyoruz: Başıbüyük Adalet Timi. 13 yaşındaki bir fırlamaya yoldan geçerken “Başıbüyük Adalet Timi ne demek?” diye soruyorum. Fiyakalı fiyakalı bakarak “Mahalleye sahip çıkanlar demek” deyip aksak adımlarla yürüyüp gidiyor.
Kadınlar durmaksızın anlatıyor... Kuyruklarında tükendikleri halk ekmekle ‘boş boş’ kahvaltı edenler, “Biz burada mülteci değiliz” diyenler, evinin yıkılması için cesedinin çiğnenmesini şart koşanlar, psikolojisi ‘düşen’ çocuklarının hikâyelerini anlatanlar, biber gazı yediklerinde çevre hastanelerden rapor alamadıklarını söyleyenler, alelacele atılan temele bakarak “Hadi biz kaçak yaptık, bu kaçak değil mi!” diyenler...
Derneklerinin adını ağızlarından düşürmüyorlar. Başıbüyük Mahallesi Doğayı ve Çevreyi Koruma ve Yaşatma Derneği, başkanları Adem Kaya ve başkan yardımcısı Lütfi Sel sayesinde çok yol almış. Burada 2004’te yedi mahalle derneğinin katılımıyla yola çıkan fakat şehirdeki kentsel dönüşüm harekâtı sürdükçe bünyesindeki mahalle sayısını 18’e çıkaran İstanbul Mahalle Dernekleri Platformu’nu da anmak gerekli. Platform bu 18 mahallenin, üst üste koyduğunuzda yüz binlerce insanın sözcülüğünü yapıyor, STK’larla işbirliğinin sağlanması, kamuoyunun duruma uyandırılması, hukuki savaşımın yürütülmesi için canla başla çalışıyor. En önemlisi de Sulukule’den Ayazma’ya diken üstünde yaşayan bu insanlara direnme gücünü, o morali sağlıyor.
Başıbüyük, kendinden büyüğünü gösteriyor mercek altına alındığında. Yıllardır değişen hükümetler zincirinde baki kalan, seçim propagandası aracı olarak gecekondu vaatleri ilkesini, iktidarın büyük şehirleri dilim dilim yerliye yabancıya satma harekâtını, emlak rantına dayalı ekonomi politikalarını, vaatkâr ve seçim öncesinde yoksulu pek sever AK Parti’nin icraatta kendi tabanıyla nasıl ilişki kurduğunu, barınma gibi temel insan haklarının teminatı için uğraşılan günlere geldiğimizi ve yeri geldiğinde kadınların direnme gücünün nasıl kitlelere ivme katabildiğini... Derdi büyük Başıbüyük’ün...
**
‘Meydan mecburen bizim’
Eylemlerde kadınlar ön planda olduğundan sıklıkla coplanan ve biber gazı yiyenler de torun torba sahibi bu teyzeler oluyor. Panzer 24 saat mahalle meydanında...

Nurten Aşık, mahallenin en aydınlık fikirli kadınlarından. 46 yaşında, Ankaralı. Kadınlar komisyonunda ön saflarda, bize derdini anlatırken çok sakin, işin kendi mahallesinde bitmeyeceğini bilecek kadar da öngörülü. Arkadaşlarını Ayazma’da yaşayanlara destek vermeye çağırıyordu yanımızda. Başıbüyük’te AK Parti’ye oy vermemiş az sayıda insandan biri... Azınlıktaki CHP’cilerden de değil, protesto amaçlı oy kullanmamış. Evinden daha güzel bahçesi var, meyve ağaçlarını sulamak için bulduğu yöntemleri anlatıyor. Bulaşık makinesini kullanmıyor, sırf durulama suyunu dökebilsin diye. Çamaşır makinesinin durulama suyu da kovalarda birikiyor.
Nurten Aşık, hafif burularak bütün kardeşleri içinde tek okuyamayan olduğunu söylüyor. 80 öncesi olaylarına denk gelmiş, ortaokuldan terk. Kardeşlerinden başhekim yardımcısı, avukat çıkan var. Fakat kendi kendine kalemi kâğıdı alıp içini döken bir kadın Nurten Abla. Hatta mahallesinde yaşadıklarını da yazmış, Evrensel gazetesinin okur köşesinde yayımlanmış. Bana kapının önüne hemen bir kilim çıkarıyor, koşup içerden yazısının fotokopisini getiriyor. Çok da güzel yazmış...
Hayatının bu politik kısmının ona sosyalleşme olarak da iyi geldiğini anlatıyor sonra. Normalde çok girişken bir insan değilmiş, mahallesinden çok kadını köşedeki çadırda tanımış. Evi yeni doldurulmuş temele ve devasa vince bakıyor. “Meydan mecburen bizim” diyor.
**
‘Sinek kadar değerimiz yok mu?’
Fatma Balcı, kadın grubunun sesi en yükseklerinden. Yürüyüşte de önde, basın açıklaması yapılırken de, laf arasında alkışlıyor, “Çok güzel konuştun” diye sesleniyor. Çadırdaki sohbetimizden sonra evine davet ediyor. Mahalle tepeliğe kurulduğu için ara sokaklar dimdik yokuşlardan ibaret, ceylan gibi sekişine arkadan baktığınızda yaşını anlamıyorsunuz. Yolda salaş evlerin fotoğrafını çekmemize kızıyor. “Kötü göstermeyin mahallemizi” diyor.
“57 yaşındayım, Samsun’dan buraya ayak bastım. 70’te ilk geldiğimde kiradaydım. O zamanlarda yolun bu tarafında ev mev yoktu. Bütün buralar fundalıktı. Ecevitler, Demireller zamanında yaptık burayı, Özal zamanında üç oda ekledim. Suyumuzu verdiler, telefonu, doğalgazı verdiler. Her şeyimizi ödüyoruz. Çocuk parkımızdı bizim burası, 12 tane kuyu var altta. Şimdi orası şantiye. Çam ağaçlarını kestiler, kim bilir nereye gömdüler. Benim eltim bunlar yüzünden bir aydır yatıyor. 80 yaşındaki kadına cop olur mu kızım! Biz başında belediyeden izin aldık. Madem yıkacaktın, niye izin verdin? Çatı yaptırdım, ‘Gel bizi gör’ dediler. Niye bunlara müsaade ettiler? Ben sonunda yıkılacağını bilsem, niye yapayım? Zenginlere peşkeş çekilmek için mi? Ben karı başımla tepe tepe dolaşıp bu belediye başkanı için oy topladım. Bu mu bizim mükafatımız! Bak bir daha seçim olsa bir yudum suda boğarım belediye başkanını. Asla AKP’ye de vermem oyumu. Polisi bize düşman ettiler kızım. Polise güvencim kalmadı benim. Elimizde limonlarla dolaşıyoruz. Sor, niye? Bizi biber gazlarına boğdular. Öyle bir doldum ki, kefen parası olsun diyorum artık vallahi onlara. İtfaiye gidiyor da bir kediyi kuyudan çıkarıyor. Bizim sinek kadar değerimiz yok mu, bile bile kuyuya atıyorlar böyle...”

kaynak:

http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=HaberDetay&ArticleID=878045&Date=21.05.2008&CategoryID=41

27 Eylül 2008 Cumartesi

Köyden Kente Göç ve Konut Sorunu


Konut sorunu denildiğinde akla ilk gelen fikir konut darlığıdır. Bu darlığın nasıl oluştuğu açıklanabildiğinde, çözümü de daha net bir şekilde görülebilecektir.
Konut sorunu bir kent sorunu olarak ortaya çıkmıştır. Bu sorunun temel nedenlerinden biri, kentlerdeki nüfusun artmasıyla sonuçlanan “köyden kente göç” olgusudur. Dünyanın farklı yerlerinde kendi özgünlüklerini taşımakla birlikte belli ortak ekonomik koşullar, köylerde yaşayan nüfusun önemli kısmının kentlere yönelmesini tetiklemiştir.

Tarih ilerliyor, ihtiyaçlar gelişiyor

Çok basit bir anlatımla mallar, ya da başka bir deyişle metalar, iki temel değeri barındırmaktadır: Kullanım değeri ve değişim değeri. Sadece kullanım değeri söz konusu olduğunda üretici, emek gücü ile ürettiği metadan yalnızca o metanın kullanımıyla sınırlı bir fayda elde edebilmektedir. Ama bir aileye on çuval buğday yetebilir, yirmi çuval buğday fazla gelebilir, bundan daha fazlası ise muhtemelen çürüyecektir. Üreticinin, elindeki ürünü ekonomik dolaşıma sokması ve ürünün içinde somutlaşmış emek gücünden, ihtiyaç duyduğu başka ürünlerle değiştirerek onun değişim değerinden faydalanması gerekmektedir. Böylece değişim değeri kazanan ve metaya dönüşen buğday çürümeyecek ve diğer çuvallardaki buğdaylar on metre kumaş, yirmi kilo elma vs. olarak geri dönecektir. Basit takasların ardından paranın ortaya çıkması, işleri hem karmaşıklaştırmış hem de değişimi kolaylaştırmış ve evrenselleştirmiştir.
Toprağa bağlı üretim biçimiyle elinde varolan üründen sadece kullanım-değeri üreten köylü, bir değişim-değeri oluşturamadığı noktada kullanım-değerinin yanı sıra değişim-değeri de elde edebileceğine inandığı olanakları arayacaktır. Yani köylüler diğer ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla, ürünlerinin başka metalarla değiştirilme özelliği kazanması için kendi köylerinden başlarını çıkaracak, köyler arası pazarlar oluşturacaktır. Sonrasında ticaret ve manifaktür sayesinde giderek gelişen kentlerle bağlantılar kuracak, mallarını o kentlerin pazarlarında satmaya başlayacaktır. Kentlerdeki ürünlerle kendi ürünlerini, para aracılığıyla değişime sokacaktır.
Nihayetinde genel ekonomik gelişimin de etkisiyle geçim olanakları daralan köydeki üretici, daha fazla hayatta kalma şansı gördüğü, köyde bulması güç olan çeşitli mal ve hizmetlerden yararlanabileceği, ayrıca köydeki toplumsal statüsüne oranla daha yüksek bir statü gözüyle baktığı kente göç eder. (Burada temel olarak köylülerin kente göçündeki genel ortak ekonomik nedenlerden söz ettiğimizi bir kez daha belirtelim). Bu şekilde nüfusun kentlere akması ile buraya gelen insanlar, yaşamak için yemek, içmek ve barınmak gibi temel ihtiyaçlarını karşılamak zorundadır. Köyde toprağını işleyerek buğday üretip onu başka metalarla değiştirirken, burada da bir şekilde önce kendi gereksinimlerini karşılamak sonra da başka gereksinimleri için değiştirebileceği nesne üretmek zorundadır. Kısaca meta üretmelidir. Ama geldiği kent de, artık pazarında malını sattığı, hanında kaldığı, meyhanesinde gönül eğlendirdiği eski kent değildir...

Kumaş için buğday değil artı-değer

Köylü başını köyünden çıkarıp kente göçene kadar, şehirde de burjuvazi boş durmamış ve kapitalist üretim biçimini hakim hale getirerek fabrikalar kurmuştu bile. Emekçi köylü artık tarlada buğday değil, fabrikada kapitaliste artı-değer üretecekti. Kendisi ve ailesi ise ürettiği değerlerin, özlemini çektiği zenginliklerin sadece kırıntılarına sahip olacaktı.
Kente göçen köylüler her ne kadar bohçalarına tatlı hayallerini koyup gelmiş olsalar da, o hayaller kentlerdeki gerçeklerin duvarlarına çarpmaya mahkumdu. Geldiklerinde bir düğüne gelir gibi davul-zurnayla karşılanmadılar. Ve “konut sorunu” kendini göstermeye başladı.
Bilimsel olarak, “kentlere göç eden bu insanların oluşturdukları emekçi kitleler, mevcut koşullar içerisinde kendileri için inşa edilen meskenlerden daha hızlı bir oranda yığıldıkları için, her zaman en kötü meskenler için bile kiracıların mutlaka bulunacağı ve en sonu, ev sahibinin malından ev kirası şeklinde sağlayacağının en fazlasını sağlayacağı, yalnızca hakkı değil kapitalist olarak rekabet nedeni ile bir dereceye kadar da görevi olduğu bir toplumda, konut darlığı sorunu zorunlu olarak var olacaktır”. Konut darlığı sorunu bir rastlantı değil, kapitalizmin sebep olduğu bir durumdur.
Yoksul halk, konut sıfatını hak etmeyecek izbelerde, düşük ücretinin önemli kısmını kiraya vererek yaşamaya zorlanmıştır. Kapitaliste emek gücünü satarak ürettiği değer, kendi emek-gücünü yeniden üretmek için gereken değerden daha fazladır. İşte bu fazlalığa kapitalist el koymuş ve ona sadece kendini yeniden üreterek işe tekrar gelmesini sağlayacak kadarını vermiş, kalanını çok görmüştür. Kalan artı-değer ile sermayesini büyütmüş, çekilen cefanın sefasını acımadan sürmüştür.
Temel ihtiyaçlarını zar zor karşılayan bu insanların belirlenen bu girdap içerisinde debelenmeleri, sürekli olarak da işverene kar sağlayıp oldukları yerde saymaları istenmektedir. Tüm olumsuzluklara karşın başını sokacak bir yer bulabilenler, evsiz-barksız olanlarla kıyaslandığında kendilerini şanslı atfederler ve bunu ellerinde tutmak için batmadan oldukları yerde debelenerek bunu korumaya çalışırlar.

Azami kar hırsı sorunu büyütüyor

Yoksul emekçiler açısından durum böyle iken, maddi durumu daha iyi küçük burjuva kesimin de aslında konut sorunu bağlamında pek şanslı olduğu söylenemez. Çünkü konut sorunu doğrudan altta kalan yoksul halkı ve küçük-burjuva kesimi ilgilendirir. Küçük burjuvazi konut sahibi olmak ve daha iyi bir yaşam hayali kurmaktadır. Ancak konuta sahip olarak daha iyi bir yaşam hayali kuran küçük-burjuvazi konutu, işten atıldığında bir yaşam garantisi olarak görse de şunu unutmamalıdır: Konutun değeri, işten atılmasına sebep olacak bir ekonomik kriz veya sanayi bunalımında ya en alt seviyeye inerek bir yaşam garantisi olmaktan çıkıp çok kısıtlı bir zaman içinde kendisine temel ihtiyaçlarını karşılayacak bir değer bile taşımayacak, ya da bu tip bir kriz halinde onu satabileceği bir alıcı dahi bulamayacaktır.
Bürokrat ve üst düzey memur kesmler ise devletin kendilerine tahsis ettiği lojmanlarla ayrıcalıklı bir konum yakalarlar ve konut sorunundan uzak kalmayı başarırlar, ancak garantileri mevcut düzenin sürmesi ve bu düzene devamlı itaat ve hizmetlerine bağlıdır.
Yoksul halk belki ancak geçim araçlarının ucuzladığı dönemde konut satın alabilir. Tabii bunlar müstakil ve çevresinde sıkışmışlık duygusu yaratmayan ferah bir alan bulunan evler yerine, “dahice” yapım hileleriyle maliyeti ucuzlaştırılmış ve dar alanlara çok miktarda sıkıştırılmış evlerdir.
İmalatın gelişmesiyle birlikte toprağın değeri artmış ve toprağın değeri arttıkça da, içinde oturacakların sağlığını ya da rahatını düşünmeksizin inşa edilen yapıların sayısı had safhaya ulaşmıştır. Bu anlayışa göre artık hiçbir yer kötü değildir, yeter ki daha iyisine gücü yetmediği için orayı kiralayacak satın alacak biri bulunsun, önemli olan kar etmektir.
Azami kar hırsı sonucu iddi harcı (para yığıcı) konumuna gelen işverenler caddelere daha fazla özen göstermeye başlamıştır. Göz önünde ve işlek olan yerler, perakende satış için elverişli bir konum oluşturan caddelerdeki konut ve dükkanlar, nispeten arkada kalan konutlara göre daha değerlidir. Bundan dolayı da caddelere daha fazla özen gösterilmiştir.
Dikkat edilirse yoksul halk her zaman bulunduğu kentin merkezi dışında, kenti çevreleyen bir konumda yer alır. Bu sebeple yoksul halkın yaşadığı yapılar bilimsel olarak sağlıksızdır. Bu konutların yapımında yasalardan pek bahsedilemez. Ancak kötü sonuçlanan bir felaket durumunda zorunlu olarak var olan yasaları hatırlar; fakat tam olarak yürürlüğe koymazlar. Toplumun egemen maddi gücünü oluşturan işverenler, aynı zamanda toplumun zihinsel gücünden de kendi çıkarları için faydalandıklarından yoksul halkın yaşam koşullarından tamamıyla uzak durmaktadır. Onlar için tek ve önemli nokta, sahibi oldukları meta ürününü satabilmeleri için bunu satın alabilecek kadar parası olan bir alıcı bulmalarıdır. En iyi alıcı da imkanları elvermediği için bu ucuz ve sağlıksız koşullara katlanacak olan yoksul halktır. Bu konutları bile alamayan ya da kiralayamayan insanların bulduğu çözüm yolu ise gecekondu diye adlandırdığımız barınak şeklidir.

Ve gecekondular

Gecekondular biraz daha farklı bakılması gereken yerleşim yerleridir. Özünde kapitalist üretim biçiminin sonucu olsalar da diğer konut biçimlerinden farkı, yoksul halkın bunları kendilerinin yapıp kendilerinin kullanıyor olmasıdır. Devlet çözüm oluşturamadığı noktalarda bunların yapılmasına izin vererek geçici olarak halkın konut talebinden sıyrılır. Ancak kent zamanla bu bölgelere kadar büyür ve gecekondu bölgeleri sermaye sahipleri için cazip bir meta merkezi olmaya başlarsa, o zaman yönetici kesim bu konuyu gündemine alarak bunu bir sorun olarak görürler. Çözümleri ise bu derme çatma barınılan yerlerin yıkılarak yerine kar sağlayan konutların yükselmesidir.
Barınma sorunuyla tekrar yüz yüze gelen yoksul halk, bunların yıkılmasını engellemeye çalışarak hak aramaya çalışır. Ancak asıl talep daha sağlıklı, yaşanılabilir, altyapı sorunu olmayan, ısınma sorununun çözüldüğü konutlar olmalıdır.

Çözüm Yerine…

Görülüyor ki konut sorunu kapitalist üretim biçimi ile ortaya çıkmış bir kent sorunudur. Bu sorunun özü de diğer temel sorunların özünü oluşturan emek-sermaye çelişkisinin gerçek hayatta ete kemiğe bürünmüş somut koşullarından başka bir şey değildir. Kökten ve kalıcı çözümü ise emekçi sınıfın taleplerinin insanca bir düzen kurularak gerçekleştirilmesinden başka bir şey değildir. Kapitalist sistemde burjuvazinin konut sorununu çözmek için dillendirdiği tüm çözüm önerileri; yaldızlı projeler aslında emekçi halkın barınma ve yerleşim sorununu çözmeyi değil daha fazla rant elde etmeyi amaçlamaktadır. Kapitalizmin emekçi sınıfların barınma ve konut sorununu çözmediği her koşulda halkın barınma sorununu kendi çabaları ile gidermesi meşrudur. Çözüm olarak yıkım ve tasfiyeyi dayattığında ise halkın kendi imkanları ile kurduklarını koruması, barınma hakkının savunulmasıdır, yani en doğal insani haktır.

Kaynaklar
• Ruşen Keleş (kentleşme politikası-imge yayınları)
• Friedrich Engels (konut sorunu-sol yayınları)
• Friedrich Engels (İngiltere de emekçi sınıfın durumu-solyayınları)
• Karl Marx (kapital özet ve kılavuzu-yurt kitap yayın)